Fatih Şahin Işık'ın Kitaplarını Sipariş Vermek İçin Linke Tıklayın

https://www.kitapmuptelasi.com.tr/fatih-sahin-isik-9766

 

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

- 30 Mayıs 2020 Cumartesi -

 

KUTUP AYILARI NEDEN ÜŞÜR?

 

Şimdi size anlatacağım öykü fazla kişisel gelebilir. Bize ne senin midenden diyebilir, beni gerçekten hikayenin sonunda olduğu gibi biraz kafa kırık olarak da görebilirsiniz ama artık bunu bir kuyuya bağırmanın vakti geldi. (Kuyu Edebiyat Defteri oluyor bu arada siz de kuyunun dibindeki kamışlar.. Hikayeyi bilmeyen lütfen okusun bir yerlerden.)

 

Kendi hikayeme başlamadan önce size bir fıkra anlatayım ki anlatacaklarım daha komik görünsün.

 

Bir kutup ayısı yavrusu varmış. Bu kutup ayısı zavallıcık çok ama çok üşürmüş. ne yapsa etse ısınamıyormuş. Sonra annesine sormuş. Anne, demiş. Biz kutup ayısı mıyız? Evet, demiş annesi. Yani kutup ayıları kutupta mı yaşar hep? diye sormuş sonra. Yine evet, demiş annesi. Peki demiş yavru kutup ayısı, kutup ayıları üşümez değil mi? Tabi ki üşümez diye gülmüş annesi. Kutup ayısı yavrusu kızmış. Madem ben kutup ayısıyım, madem kutup ayıları kutupta yaşar, madem kutuplar soğuk olur ve madem kutup ayıları üşümez. Lanet olsun dostum (aslında burada küfür etmiş ama ben böyle yazayım) ben neden üşüyorum.

 

Şimdi gelelim asıl hikayeye. Ben bir kutup ayısı olarak bundan yaklaşık iki yıl önce bir göğüs ağrısı çekmeye başladım. Ama öyle böyle bir ağrı değildi. İlk olarak bir kalp krizi geçirdiğimi düşünerek gittim. Bana bir at kadar sağlam olduğumu kalbimde bir şey olmadığını sorunun akciğerlerimde olabileceğini söylediler. Ben de bir akciğer doktoruna gittim. ( Aslında göğüs hastalıkları uzmanı ama böyle söyleyince uzun oluyor.) Akciğer doktoru benim önce bir röntgenimi istedi. Sonra bu röntgene bakıp şu Kemal Sunalın filminde olduğu gibi üzgün bir yüz ifadesi takınarak bazı gölgeler gördüğünü bunun da iyi olmadığını söyledi. Beni şu kocaman bir alet var dönüp duran tomografi cihazı sanırım adı. Onun içine sokup başka filmler çektiler. Burada ciğerlerimde irili ufaklı 17 adet nodül (kistin küçüğüne diyorlarmış. ) olduğunu büyüyünce kist olabileceklerini bu yüzden gözlemeleri gerektiğini söyledi. Ancak bunların bahsettiğim ağrılara neden olamayacağını söyleyip beni altı ay sonra görüşmek üzere yolladılar.

 

Bu arada beni bir ağrı kliniğine gönderdiler. Belki bu ağrılar fibro miyalji olabilir diye. Oradaki doktor da bana bunun çaresi yok dedi. Ağrı kesici verip yolladı.

 

Bu süreç içerisinde benim ağrılarım gittikçe çoğaldı ve ben ağrı kesicilerle birkaç saat uyuyabilir bir hale geldim. Sonra asıl sorunlar başladı. Midemde acayip bir şişkinlik hissi ve af edersiniz ama kusmaya başladım. Bir süre sonra bende reflü olduğunu söyleyip beni bu sefer de endeskopi yapmaya gönderdiler. Sonra ne olduğunu öğrendim. Ağzınızdan midenize kocaman bir hortumla kamera sokuyorlarmış. İlk endoskopi odasıyla tanışmam birkaç dakikada oldu.


Yarım saat kırk beş dakika sonra bana hayırlı olsun, midende 5 santimlik bir fıtık, ülser ve reflü var dediler. Ameliyat olmam gerekiyordu ama ben de şubat tatilini bekleyeyim rahat edeyim dedim.

 

Sonra tabi ki, bu virüs süreci başladı ve ben hastaneden içeri bile giremedim uzun bir süre. Sonunda dayanamayıp bir özel hastaneye gittim. Daha kapıdan girer girmez ameliyathanenin boş olduğunu ve istersem hemen ameliyata girebileceğimi söylediler. Tabi 4 bin TL karşılığında. Ben hem kıllandım hem de 4 bin TL param yoktu. Ben bi yandaki hastaneye de sorayım dedim kaçtım oradan.

 

Sonra bir başka hastaneye, araştırma hastanesine gittim. Oradaki doktor beni dinledi. Hmmmm, dedi sizin bu şikayetleriniz pek reflü gibi değil dedi. Kanser olabilirmişim. (bütün doktorlar her seferinde hemen kanser diyor ya sinir oluyorum) Bilin bakalım sonra ne oldu.

 

Yeniden endoskopi yapılması gerekiyor dedi. Tamam dedim yapalım. Ama dedi öyle hemen olmaz. Önce bir anesteyzen, sonra bir dahiliye uzmanı, sonra bir kalp doktoru ve daha birkaç uzman doktorun onayından sonra tamam dediler. Bu adam endoskopiye girebilir. İyi de ya dedim ben daha birkaç ay önce birkaç dakikada bir endoskoiye girdim. Madem bu kadar zordu neden şimdi uğraşıyorum. Ya da madem bu kadar zordu neden o zaman kimse bana bu adam endoskopiye girebilir mi diye bakmadı, değil mi ama.
Neyse konumuz bu değil.

 

Şimdi gelelim ikinci endoskopi sonuçlarınıa. NAsıl oldu bilmiyorum ama birkaç ay önce bana konulan reflü, ülser ve özellikle de fıtıktan hem de beş santimlik, mutlaka ameliyat edilmeli, dedikleri fıtıktan eser yoktu.


Bu doktor beni yine güzelce dinledi. Hmmmmmm.. dedi burada senin ağrına neden olabilecek fiziksel bir sorun yok. Belki de psikolojik olabilir dedi.

 

Şimdi durumum ne biliyor musunuz.

 

Midem hala kendini hasta sanıyor ve ben mideme aslında hasta olmadığı bunun benim beynimin bir oyunu olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyorum. Ama pek başarılı olamıyorum çünkü kendisine yemek borum ve kaburgalarım da bu konuda yataklık ediyorlar. Beynim ve midem arasında kalan ben ise hala ağrılardan muzdarip ve hayattan bezmiş bir şekilde nasıl bu ağrılardan kurtulurum diye uğraşıyorum.

 

Yarın öbür gün bir psikoloğa gideceğim. Hikayenin kalan kısmını size bir psikiyatri koğuşundan yazarım artık.

 

Yalnız hala kafama takılan bir soru var.

 

Ben kutup ayısıyısam neden hala üşüyorum.

 

ŞAHBEYİT
FATİH ŞAHİN IŞIK

 

 

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

-10 Mayıs 2020 Pazar-

 

MAVİ GÖMLEK

I

“Anne!” dedi Ramazan “Dedemin neden bu kadar çok mavi gömleği var?”

Parlak dede, elindeki çayı sehpaya bırakıp hüzünle gülümsedi. Yılların verdiği yorgunlukla ağırlaşmış ellerini kaldırıp torununu yanına çağırdı. Gülümseyen yüzünde, her biri diğerinden hüzünlü bir hikâyenin çizgisi belirdi.

“Gel otur” dedi, torununun meraklı gözlerine bakarak. Hemen yanı başındaki kömür sobasını elindeki demirle karıştırdı. Dökülen kordan, odaya ateşin sıcaklığıyla birlikte, külün o dayanılmaz kokusu yayıldı. Parlak dede torununun yaşam dolu ve hâlâ merakla bakan gözlerinde kendini görüyordu.

Üzerinden bir ömür geçmemiş çocukluğunu hatırladı. Bozkırın ortasındaki köyünü, hanay evlerini, sabah yanan ocağı, kaynayan sütü, her bahar açan nevruzları, kekik kokan koyakları, Düzyaka’yı, Demirli Koyak’ı hatırladı.

O melun günü hatırladı. Çocukluğunun son günüydü. O sabah da her zamanki gibi şafakla kalkmıştı.

II

Parlak, uykusunu açmak için sarnıçtan aldığı suyla elini yüzünü yıkadı ve doğruca çardağa koştu. Acaba kaç koyun kuzulamıştı bu gece?

“Parlak!” diye bağırdı anası. “Acele et, daha kuzuyu koyundan ayıracaksın. Geç kaldın yine. Öğlen oldu neredeyse.”

Parlak, anasının bağırmasına aldırmadı. Anası hep bağırır çağırırdı, oysa güneş Keltepe’nin ardından yüzünü daha yeni göstermişti. Çardağın altındaki koyunların yanına vardı. Babası çoktan gelmiş kuzuları çötenin ardına ayırmıştı bile.

“Nerde kaldın sen?” diye söylendi öfkeyle.

“Geldim baba.” dedi ellerini üzerindeki işliğe silerek. Kuzulara ilişti gözü. Kar gibi beyazdı ikisi. Bu gece yeni doğmuşlardı.

Babası koyunları sürerek çardaktan çıkardı. Koyunların kokusu hayatta esen ılık yelle birlikte etrafa yayıldı.

“Düzyaka’ya gidin bugün.” dedi babası. “İkindin getir koyunları, işimiz var daha toprak atacağız.”

Birbirinden ayrılan koyunlar ve kuzular meleşmeye başladılar. Parlak, arkasını dönünce anasını gördü. Yeşil bir fistan giymiş, başına bağladığı kırmızı yazmanın etrafını beyaz bir çekiyle sıktırmıştı. Elinde bir azık torbasıyla duruyordu.

“Al şunu.” dedi. Elimde azıkla rahat edemiyorum, dediği için anası sırtına asabileceği bir çanta dikmişti. Çanta asker yeşili eski bir kumaştandı ve çok seviyordu. Koyunlar hayattan çıkarken anası çantayı boynuna astı. Kosti, çoktan koyunların arkasına düşmüştü bile.

Kosti, çok akıllı bir köpekti, koyunları kendi başına güderdi neredeyse. Dedesinin anlattığına göre atalarımızın bir savaşta esir aldığı Konstantin adında bir Yunan kralından alıyordu adını. Hursunlu, Hursunlu olalı böyle bir köpek görmemişti belki de. Parlak’ın en büyük gururuydu o köpek.

Tam hayatın kapısından çıkacaktı ki dedesi seslendi hanay evin merdivenlerinden.

“Parlak, gel buraya.” Ali dedesi, neredeyse iki metre boyuyla, soğuk kış gecelerinde anlattığı o masallardaki devlere benziyordu. Yeşil gözleri ve simsiyah sakallarının arasında yeni yeni beyazlar çıkmaya başlamıştı. Yaşlanıyorum artık diyordu ama köyün en delikanlısından daha heybetli ve forsluydu. Dedesinin elinde tek kırma bir tüfek vardı. “Tak şunu sırtına.” dedi gürleyen sesiyle.

Parlak, aslında evdeki mavzeri istiyordu ama dedesi buna şimdilik izin vermiyordu. ‘Onu sonra alırsın. Hem sen sadece koyun güdeceksin savaşa mı gidiyorsun?’ diye kızıyordu.

Parlak, dedesinin verdiği tüfeği sırtına çaprazlama taktı ve beline kuşaklığını da bağladı.

“Heyt koçum be!” dedi dedesi arkasından bakarken.

Parlak, Kosti’nin önünde bahar yağmurlarından sonra yeni yeni kuruyan toprakta toz duman ilerleyen sürüye yetişmek için seğirtti.

Bahar yağmurları yerini yaz sıcaklarına bırakıyordu. Koyunlar bozkırın kendilerine birkaç haftalığına sunduğu yeşil ziyafetten hayli memnundular. Nevruzlar bile daha solmamıştı. Dağlardan ılık bir esintiyle taze kekik kokusu geliyordu. Kosti’nin havlaması sağda solda uçuşan birkaç kuşun sesine karışıyordu.

Parlak, sırtındaki tek tüfeğin verdiği güven hissiyle sağlam basıyor ama yine de yılanların da korkusuyla temkinli gidiyordu. Bir keresinde bileği kalınlığında boz bir yılan görmüştü. Dedesi, harman yerinde düven sürerken sapların arasından çıkan bir yılan hışıldayarak çıkmış ayaklarının üstünden kayıp gitmişti. O günden beri de pek sevmezdi yılanları.

Kafasını kaldırıp güneşe baktı. Etrafta tek bir bulut bile görünmüyordu ve belli ki çok sıcak olacaktı. Babası, evden çok uzaklaşma, demişti. Bugün de Fidan’la birlikte her gün gittikleri Düzyaka’daki meraya gideceklerdi.

Fidan, amcasının kızıydı. Aynı yaşta sayılırlardı ama Parlak, ‘Ben erkeğim’ diyerek kendini ondan büyük görürdü. Aslında Fidan da olmasa çobanlık bu dağlarda tek başına bütün gün, akşama kadar çekilecek iş değildi. Bazen ona dedesinin şehirden gelirken bulduğu gazete ya da çok şanslıysa kitaplardan okurdu. Bazen kavga ederlerdi. Hatta birkaç gün önce bir soğulcan otu yüzünden kavga etmişlerdi. Parlak, sonunda bir taşla Fidan’ın kafasını kanatmış ve bunun yüzünden dedesinden bir ton azar işitmişti. Dedesi olmasa babası bunun için onu bir güzel dövebilirdi.

Fidan, çoktan koyunları çıkarmış Belkaya’nın önünde bekliyordu. Üzerindeki mavi çiçekli basma fistan ne kadar eskise de çok güzel görünüyordu. Başındaki beyaz yazmanın üstüne kırmızı bir çeki çekmişti. Beline kadar uzanan simsiyah saçları başörtünün altından görünüyordu.

“Bi kere de zamanında gel len.” dedi Fidan, koyunları elindeki sopayla sürerken.

“Beklemeseydin kızım.” dedi Parlak “Ben mi dedim bekle diye?”

Parlak her ne kadar söylense de onun hep orada bekleyeceğini biliyordu. Yine de güya erkek olduğu için aldırış etmiyordu. Fidan, birbirine karışan sürüyü Keltepe’ye yönlendirince Parlak kızdı.

“Napıyosun kızım sen? Bugün Düzyaka’ya gideceğiz.”

Küçük çobanların ne yaptığını anlayamayan Kosti’nin de kafası karışmıştı. Yanlarına yeni katılan Fidan’ın köpeği Alay’la birlikte kuyruk sallayıp geri çekilmişlerdi.

“Niyeymiş o?” diye söylendi Fidan.

“Kızım ikindin toprak atacağız yoldan. Bilmiyor musun biz motur alacağız.”

“Hadi len ordan.” dedi Fidan beline kadar yönünü çevirirken. “Motur alacaklarmış da bilmem ne de…”

“Görürsün bak.” dedi Parlak. Arkasından seğirtti. “Moturun tepesine çıkacağım seni de bindirmeyeceğim.”

Fidan alaycı bir gülüş attı.

“Ufak at da tavuklar yesin.”

Parlak güldü.

“Tavuklar değil kızım, civcivler yesin olacak bi’ kere o.”

Fidan, bu taşı duymazdan geldi.

Güneş olanca hızıyla yükselip Hursunlu tarlalarını yakmaya başlamadan önce küçük çobanların Düzyaka’ya varmaları gerekiyordu. Çünkü orada bodur da olsa bir kızılcık ağacı vardı ve bu sıcakta onun o azıcık gölgesi bile bir sığınaktı.

Köpekler çoktan nereye gideceklerini anlamışlar ve sürüyü çoktan yola çevirmişlerdi.

“Essahtan ateş edecek gibi bir de tek kırma almışsın yanına.” dedi Fidan. “N’apacan sanki attığını vuracan mı?”

Parlak, sırtındaki tüfeği çıkarıp belindeki fişeklerden birini namluya sürdü.

“Ne diyon kızım sen? Kaç kere vurmadım mı ben kesekleri? ”

“Kesek vurmak kolay, hadi kuş vur da görelim.” dedi Fidan.

Parlak, dudaklarını büzüp öfkeyle cevap verdi.

“Ben kuş vurmam kızım bi’ kere.”

III

Vakit öğlen olmuştu. Kızılcık ağacının gölgesi yetmediği için Fidan’ın yanında getirdiği büyükçe bir bezi bir sopanın ucuna bağlayıp kendilerine bir gölgelik yapmışlardı.

“Limetide su var mı?” diye sordu Fidan. Başörtüsünün ucuyla alnında biriken teri sildi.

Parlak, ağacın dibinde duran küçük testiyi şöyle bir salladı. “Var ama git bi’ koyaktan iç. Limetideki suyu yemek yerken içelim.”

“Tamam be!” dedi Fidan, etrafına bakındı. Hâlâ su olabilecek bir kaya dibi aradı. “Nerden bulacam ben şimdi suyu?”

“Neyse hadi al.” dedi Parlak limetiyi uzatırken. “Hem aç da azıkları karıştıralım. Zaten birazdan döneriz.”

Fidan testiden birkaç yudum su içip beline sardığı azığını çıkardı. Azığında bir parça yufka ekmek ve içinde oğmaç vardı.

“Yine ekmek gevretmesi mi getirdin kız?” dedi Parlak küçümseyerek. “Bir kere de farklı bir şey getir.”

“Sanki sen bal baklavası mı getiriyorsun? Yine yumurta, soğan getirmişsindir.”

Parlak, çantasından gerçekten de iki kaynamış yumurta ve bir sap yeşil soğan çıkardı. Ortaya serdikleri küçük bohçaya yufkalarını açtılar. Getirdikleri katıklarını yufkaya dürüp yediler. Testide kalan son suyu da içip sofrayı kaldırdılar.

“Ben biraz uyuyacağım.” dedi Parlak, ağaca yaslanarak. “Sen koyunlara göz kulak ol.”

Koyunlar da aslında bozkırın sıcağında yayılmayı bırakıp başlarını birbirlerinin altına sokarak güneşten korunmaya çalışıyordu. Fidan, limetiyi alıp etrafa bakındı. Belki doldurabileceği bir koyak bulabilirdi.

Parlak, yaslandığı yerde daldığı uykuda yine günlerdir gördüğü o rüyayı gördü. Cükkan’ın Ese oğluna yeni bir gömlek almıştı. Veysel kaç gündür köyün ortasında kasıla kasıla geziyor gömleğini herkese gösteriyordu. Kaç gündür rüyalarına giren bu gömleğin mavisinden isteyecekti bir denk getirseydi babasını. Ama şimdi değildi. Her şeyin bir sırası vardı.

“Kalk len uykucu.” Parlak, sıcağın etkisiyle daldığı uykudan sersemleyerek uyandı. Fidan tepesinde dikilmiş elindeki testiyi uzatıyordu. “Amma uyudun ya ikindin yaklaştı kalk da gidelim madem.”

Parlak, yaslandığı ağaçtan doğruldu, Fidan’ın uzattığı sudan bir yudum alıp geri püskürttü.

“Bu ne be böyle len, ebemin abdest suyu gibi?”

“Bunu bulduğuma şükret oğlum bu sıcakta.” dedi Fidan. “İlerideki koyaktan doldurdum.”

“Kendin iç.” dedi Parlak burun kıvırarak “Ben içmem ondan.”

Fidan testiyi alıp söylenmeye başladı. “İçmezsen içme, yalvaracaktım sanki.” Kızılcık ağacına dayadığı çıtlık sopasını aldı. Ucundaki ipin açılan örgüsünü yeniden sağlamlaştırdı. “Kalk da gidelim hadi.”

Küçük çobanlar, ellerindeki azık bohçalarını toplayıp bütün gün tembellik eden Bozeşşek’in semerine astılar. Kosti ve Alay, her zamankinden biraz daha erken başlayan bu dönüş hazırlığına şaşırsalar da hemen sürüyü toplamak için atıldılar. Birkaç dakika sonra Kosti bir kayanın arkasında havlamaya başladı. Belli ki bir sorun vardı. Parlak elindeki sopayla köpeğin havladığı yere doğru yürüdü. Köpeğin havlaması boşa değildi.

“Koş kız” dedi Fidan’a seslenerek “Koyun kuzulamış.”

Fidan koşarak geldi. Sevinç çığlıkları atıyordu.

“Bak len ne güzel.” dedi “Bembeyaz hem de.”

“Sen niye seviniyorsun kızım?” dedi Parlak “Koyun bizim, kuzu bizim.”

Fidan hiç de oralı olmadı.

“Olsun” dedi “Yine de çok güzel.”

Koyun, kuzusunu yalayıp temizledikten sonra küçük çobanlar kuzuyu Bozeşşek’in heybesine koydular. Kosti ve Alay sürüyü köye doğru çevirdiler. Küçük çobanlar eşeğin sırtındaki kuzuyla birlikte yola koyuldular.

“Babamdan gömlek isteyeceğim bu kuzu için.” dedi sonunda Parlak.

“Ne gömleği?” diye sordu Fidan, sonra bir an durdu ve hınzır bir gülümsemeyle baktı Parlak’a. “Sen Veysel’in gömleğini kıskanıyorsun değil mi?” diye sırıttı.

“Ne alakası var kızım ya?” diye söylense de Parlak, Fidan onu çok iyi tanıyordu. Hiçbir şey söylemese de belliydi. “Hem motur almaya gittiğimizde, bu sefer iki teneke peyniri de ben satacağım. Ilgın’da Dernek Pazarı’nda hem de. Hem sen biliyor musun iki teneke peynire kaç tane gömlek alınır?” Parlak, eşeğin yanında duran Fidan’a baktı. Kızın elbisesine şöyle bir göz gezdirdi. “Hem istersen sana da basma fistan alayım olur mu?”

Fidan’ın önce sevinçle parlayan gözleri bir anda öfkeyle kısıldı.

“Sana mı kalmış bana basma fistan almak len.” Fidan, elindeki çıtlığı önünde yürüyen koyuna vurdu ve Parlak’ın yanından birkaç adım ileri gitti. Fidan’ın babası bir yıl kadar önce hastalanmış ve Ankara’ya hastaneye gitmişti Babasından birkaç ay haber alamamışlar ve sonunda hastanede öldüğü ve kimsesi olmadığı için kimsesizler mezarlığına gömüldüğünü öğrenmişlerdi.

“Tamam, kız yanlış anladın.” dedi Parlak “Kendin de alabilirsin biliyorum ama işte içimden geldi ne var bunda.” diyerek toparlamaya çalışsa da Fidan köye kadar bir daha hiç konuşmadı.

IV

Fidan, hiçbir şey demeden koyunlarını alıp evine gitmiş, Parlak da üstüne varmamış nasılsa sonra düzelir diyerek eve dönmüştü. Babası hayatta duran çuvalların yerini değiştiriyordu. ‘Buraya motur için bir çardak yaparız, güneşin alnında durmasın makine.’ demişti. Herhalde onun için hazırlık yapıyordu. Tam da sırası diye düşündü Parlak. Keyfi yerinde görünüyordu babasının. Heybedeki kuzuyu kucağına alıp babasının yanına koştu.

“Baba bak!” diye seslendi. “Koyun kuzuladı.”

Babası, sırtındaki çuvalı duvara yığdığı diğer çuvalların üstüne attı ve belini doğrulttu. En az Ali dedesi kadar iri yarı ve çok daha güçlü ve kuvvetli görünüyordu. Çünkü o köydeki en güçlü adamdı, Uzun Halil olmak böyle bir şeydi Parlak’ın gözünde.

Babası kuzuya şöyle bir baktı.

“Aferin len.” dedi “Kurda kuşa kaptırmadan getirmişsin. Hadi götür de çötene koy bakalım.”

Parlak, çötene koydu. Bu çöten işini pek sevmiyordu. Kuzuların analarından ayrı durması hoşuna gitmiyordu ama koyunlar sağıldıktan sonra ve emzirmek için bundan başka da çare yoktu. Kuzuyu diğerlerinin yanına koydu. Babası da çötenin kapısını kapatmaya yardım etti.

“Baba” dedi Parlak işliğini göstererek. “Bu çok eskidi. Bana bir gömlek alalım mı motur almaya gidince.”

Babası, Parlak’ın omuzlarından tutup kaldırdı.

“Alalım len.” dedi sevinçle “Sana da bir gömlek alalım. Hatta ikimize birer tane alalım.”

Parlak sevinçle tekrarladı.

“Alalım, hem de mavi olsun.”

“Mavi olsun len.” dedi babası. “Hem de gök mavi olsun.” Oğlunu yere indirip belini tuttu. “Amma da büyümüşsün sen.”

Parlak, parmak uçlarında yükseldi.

“Büyüdüm tabi, dörde geçtim ben.” dedi gururla.

“Tamam tamam.” dedi babası hadi kuzuları çıkar biraz havalansın hayatta, sonra toprak atarız.”

Parlak’ın en çok sevdiği şeylerden biriydi kuzuları hayatta havalandırmak. Başka hiç bir çocuğun yapamayacağı bir oyun geliştirmişti çünkü. Sevinçle kuzuları çötenden çıkardı. Avlunun ortasındaki yalakların etrafında koşmaya başladı. Kuzular da onun arkasından koşuyorlardı. Birkaç dakika sonunda hepsi yorulunca kuzulara su verdi.

V

Halil elindeki kürekle duvarın dibinde biriken toprağı at arabasına atıyor böylelikle alacakları traktöre bir yol açmaya çalışıyordu. Bu toprak yüzünden komşuları Kocakafalar’ın Yaşar’la birkaç kez ağız dalaşına girmişlerdi. Güya buradaki toprak alınırsa akan su onun bahçesine girecekti.

Aslında bütün bu kavganın sebebi bundan birkaç yıl önce yaşanan ve bütün köyü dehşete düşüren bir olaydı. Mor Dudu adındaki bir kadının, Yaşar’ın kardeşleri tarafından zalimce öldürülmesine kadar uzanıyordu hikâye.

Neden olduğunu kimse bilmese de Yaşar’ın kardeşleri bir gece Mor Dudu’nun evine gitmişler kadını darp etmişlerdi. Ama Mor dudu bir fırsatını bulup Yaşar’ın en büyük kardeşi Veli’yi ayağından vurmuş, ellerinden kurtulmayı başarmıştı. Ne var ki ilk şaşkınlıktan sonra geri dönen adamlar kadını yatağında boğmuşlar ve öldürmüşlerdi.

Bütün bu hikâyede ise Halil’in babası olaylara bir şekilde şahit olmuş ve onun şahitliği ile Yaşar’ın kardeşleri dama düşmüşler ve bütün sorumluluğu da Parlak’ın dedesi Ali dedeye yıkmışlardı. O günden beri aralarında süregelen bu husumet pek de hayra alamet değildi. Bu yüzden hem Halil hem de babası Ali sürekli tetikte gezerler köyde emanetsiz ve boş dolaşmazlardı.

VI

Parlak kuzuları tekrar çötene koydu ve duvarın öte yanında çalışmakta olan babasının yanına gitmek için hayat kapısını kullanmak yerine duvarın üstüne çıkmayı tercih etti. Duvarın üstünde gördüğü manzara hayatını sonsuza kadar değiştirecek ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Kocakafalar’ın Yaşar elindeki kürekle babasının üstüne yürüyordu ve babası bunu görmemişti.

“Baba!” diye bağırdı Parlak. “Arkandan geliyor dikkat et.”

Halil, gayri ihtiyari arkasına değil de duvardaki oğluna döndü. Ne var ki Yaşar küreği kafasına vurmuştu bile.

Ancak Halil çok güçlü bir adamdı ve son anda elini kaldırdığı için küreğin şiddeti Yaşar’ın düşündüğünden daha az olmuştu.

Parlak, babasının yüzünden akan kanı görünce birden bağırmaya başladı.

“Dedeee! Dede koş babamı öldürüyorlar.”

Ali dede hanay evin balkonuna fırladı.

“Ne var len? Ne bağırıyorsun?”

Parlak avazı çıktığı kadar bağırmaya devam ediyordu.

“Yaşar emmim babama kürekle vurdu koş.”

Ali dede hanay eve girip elinde mavzerle yola fırladı. Ne var ki çok geç kalmıştı.

Halil, can havliyle belinden çıkardığı makineyi ateşlemiş ve Yaşar’ı göğsünden iki mermiyle vurmuştu. Yaşar yolun ortasında boylu boyunca uzanıyor göğsünden akan kan, toprağa sızıyordu.

Halil, kafasına yediği küreğin de etkisiyle bir kavak ağacının rüzgârda sallandığı gibi sallanıyor ama düşmüyordu. Yüzündeki kan beyaz elbisesine kadar inmiş, işliği kıpkırmızı olmuştu. Parlak duvarın üstünden inemiyor bir o yana bir bu yana koşturuyordu.

Bu sırada Ali dedeni hemen ardından hayattan fırlayan Elda Gelin ve Ayşe Ebe sallanıp duran Halil’i kolundan tutup sürükleyerek hayata çektiler.

Ali dede elinde silahla yola fırlayan Yaşar’ın kardeşi Zühtü’yü gördü. Mavzerin patlama sesi Parlak’ın bayılmadan önce duyduğu son sesti. Gözlerinde ise kanlar içinde sürüklenen babası.

Sokaktan bir ses yükseldi. “Mukaat vaaaar. ”

Kara haber tez yayıldı, saatler içinde Jandarmalar Parlak’ın babasını ve dedesini götürmüşlerdi bile.

Birkaç gün sonra evin iki erkeğini de yitiren Elda gelin apar topar köyü terk ederek Parlak ve diğer çocuklarıyla birlikte Ilgın’da bir akrabalarının ahırında ineklerin yanında buldukları bir boşluğa sığınmak zorunda kalacaklardı.

Parlak, uzun süre konuşmayacak ve içinden kimsenin duymadığı o tek cümleyi sayıklayacaktı.

“Motur gelecek, mavi gömlek gelecek.”

“Motur gelecek, mavi gömlek gelecek.”

“Motur gelecek, mavi gömlek gelecek.”