Funda Menekşe'nin Kitabı Aklımdaki Cinayetler'i Sipariş Vermek İçin Linke Tıklayın

https://www.kitapmuptelasi.com.tr/aklimdaki-cinayetler-381924

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

-12 Nisan 2020 Pazar-

 

 

 

HESAP

Masadaki peçeteliğin altına sıkıştırılmış adisyonu eline aldı adam. Parmaklarının arasında birkaç tur döndürdü. Geriye bıraktığı tüm hesap o kâğıt parçasına yazılıymış gibi bir süre baktı kâğıda. Konuşacak bir şeyi kalmamıştı. Kalktı, montunu sandalyenin sırtından aldı, koluna attı ve fısıldar gibi bir hoşça kal döküldü dudaklarının arasından. Vedaların uzatılması manasızdı. Hesaplaşması bu kadardı.

Büyük laflar etmeden, geçmişi deşelemeden, isyanını öfkeye çevirmeden başını önüne eğdi kadın, tek kelime etmedi. Adamın arkasından bakmamak, ona kalması için yalvarmamak, hesabı kapatamadığını haykırmamak için önünde duran boş kahve fincanı ile oynamaya başladı. Bir insan bir kere gitmeyi aklına koymuşsa onu yolundan çevirmeye çalışmak manasızdı.

Son yarım saattir masanın etrafında, kadının ayaklarının arasında dönüp duran bir kedi, kalkanın geride bıraktığı sıcaklığı kaçırmak istemezcesine sıçrayarak boş sandalyeye çıktı. Bir ayağını altına kıvırıp başına yastık eyledi. O akşamın en uzun cümlesini işte o anda kurdu kadın:

“Düşündüğün kadar sıcak değil aslında o sandalye. Az önce ömrümün en soğuk cümleleri kuruldu orada...”

Mekanın müdavimi olduğu rahatlığından belli olan kedi sanki söyleneni doğrular gibi kıpırdandı sandalyede ama kalkıp gitmedi, bilakis daha da yerleşti ve gözlerini kadına dikti.

“Sohbet mi istiyorsun küçük dostum? O halde dinle. Sana bazı kadınlardan bahsedeceğim. Ama önce bir çay söyleyelim benim için, belki ellerimi ısıtıp  yüreğimi soğutabilir, ne dersin?”

 Kadın, işe yeni başladığı belli olan garsonun titrek ellerle masasına bıraktığı çayı, çay tabağına dökülen çayla erimeye başlamış şekeri gülümseyerek karşıladı. Çayı şekersiz de içebileceğini düşünerek çaylak garsonu uyarmak isteğini bastırdı. İnce belli bardağı avcunun içine aldı. Bedeninden bağımsızmış gibi üşüyordu elleri.  

“Bazı kadınlar lanetlidir dostum,” dedi yüzüne sabitlenen çarpık gülümsemeyle “sevdikleri gibi sevilmezler asla. Onlar doğuştan fedakârlık ve anlayışla yoğrulmuşlardır. Kapris yapmayı, acziyetlere sığınmayı bilmezler. Ben yaparım, cümlesini dillerine pelesenk etmişlerdir. Bunu güçlü olmak zannederler. Kimseye yük olmayı sevmezler, her işin üstesinden tek başına gelebilirler ve zannederler ki bunlar çok kıymetli özellikler. Bilir misin dostum, aslında o cümle ile kendi iplerini kendileri çekerler. 

Fedakârlığın fedakârlık doğuracağını, hep veren taraf oldukları için yaptıklarının kıymetsizleştiğini, göreve döndüğünü fark etmezler. Kapris yapmamanın ikram olduğunu zannederler, oysa sıkıcı bulunur bu durgun halleri. Kendilerini kendi elleri ile değersizleştirirler. Kendilerine güvendikleri için kıskanmazlar, kıskanmadıkları için de karşısındakini sıkboğaz etmezler. Oysa bu kadar rahatlık batar erkeklere. Onlar diken üzerinde tutanlardan çekinirler, güçsüz bulduklarını incitmek istemezler, gözyaşlarına teslim olurlar. Tüm çocuklukları boyunca, ‘aslansın, yaparsın, erkeksin sen…’ denilerek şişirilmiş egoları onlara muhtaç olmayan kadını kabullenmekte zorlanır.”

Çayından bir yudum almak için sustuğunda, tüylerini temizlemekle meşgul olan kedi kafasını kaldırıp baktı kadına. Devam etmesini ister gibi miyavladı. 

“Çok da dinlenilesi bir hikâye değil bu. Madem sen sevdin ve soruyorsun söyleyeyim: Ne mi olur bu tip kadınlara? O kadınlar karşındakilerin hayatını kolaylaştırırlarken, aşkla bağlanırlarken, sevgiyle şefkatler biriktirirlerken ve her şey yolunda zannederlerken birdenbire sandalyede oturan bir kedi ile konuşurlarken bulurlar kendilerini.  Evet, benim küçük dostum, aldatılırlar, önemsenmezler ve böyle ansızın terkedilirler. Kısacası asla sevdikleri gibi sevilmezler. Her seferinde bir daha böyle olmayacağım, diye yeminler ederler. Güvenmeyeceğim, hayatı onlara zehir edeceğim, fedakârlık yapmayacağım… Her yeni sevdada da unuturlar bu sözlerini… Mayanda ne varsa pişecek olan da o değil midir? İnsan ancak büyük acılarla değişmez mi? Güçlü olan kadın için terkedilmiş olmak büyük acı değildir.  

Ah, benim küçük dostum; dünyanın düzeni böyledir. Bu öyle bir lanettir ki böylesi kadınlar hiçbir zaman kendileri gibi fedakâr erkeklere denk gelmezler. Lanetli erkek yok mudur, vardır mutlaka. Onlar da asla fedakâr kadınlara denk gelmezler işte!”

 Çayından son yudumu çekti kadın. Kendisini daha güzel gösterdiğini düşündüğü için açık bıraktığı saçlarını bileğine geçirdiği lastik ile bağladı. Kabanının yakasını kaldırdı. Çaylak garsona güzel servisinden ve güler yüzünden dolayı teşekkür etmeyi ihmal etmedi. Masaya konan yeni adisyonu aldı. Tek çay... Hayatının özeti... Uykuya dalmak üzere olan kedinin başını okşadı. Fısıltıyla, “Sana da hoşça kal.” dedi.

Funda MENEKŞE

 

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

-12 Nisan 2020 Pazar-

 

 

 

 

O AN 

Temmuzun ortasında sıradan bir gündü. Durduğum yerden karayı göremeyeceğim kadar uçsuz bucaksız bir deniz manzarası, iki oda evi saraya çeviriyordu. Ben manzaraya bir kere daha âşık olurken; sen sırtını denize çevirmiş, ayaklarını ikinci bir sandalyeye uzatmış bir halde balkonda oturmuş,  gazete okuyordun.

Yaz günü, durgun denizin ışıltıları ve sen; nasıl güzeldiniz bir bilsen.  O anı, dünya durmuş da sadece ikimiz varmışız gibi hissettiğim o anı ölümsüzleştirmek için fotoğrafını çekmek istemiştim. Heyhat, o günlerde  fotoğraf makineleri daha telefonların içine sığdırılmamıştı. Sana fark ettirmemeye özen göstererek, zamanına göre üstün teknoloji sayılacak makineyi aldım elime, deklanşöre bastım, bastım da pilin gücü yetmedi objektifi açmaya. Ben elimde işe yaramayan bir makineyle kalakaldım; sen gazetede bir sayfa daha çevirirken göz ucuyla bana baktın. Belli belirsiz bir gülümseme geçti yüzünden ve öptü beni o minicik gülümsemen hüznümden. Unuttum yedek pil olmayışına kızgınlığımı ve dünya yeniden hareketlendi. Seni, denizi ve güneşi bırakıp o balkonda, yaşamın gündelik telaşlarına daldım. Bilemezdim o günün son günümüz olduğunu, kalbinin bizi yarı yolda bırakacağı geceye doğru hızla yol aldığımızı... Bilseydim de tutamazdım belki zamanı ama son nefesine kadar sarılırdım sana. Tüm telaşlardan soyutlayıp yavaşlatırdım zamanımızı.

Gidişinin üzerinden, her zerremde bıraktığın izleri gururla taşıdığım uzun yıllar geçti. Ne zaman seni düşünsem, balkondan bana bakıp gülümsediğin o an, sana ait onlarca anı arasından öne atılır ve beni yüreğimden tutar. Hesapsızca güvendiğim, omzuna başımı yasladığımda huzur bulduğum adam; babam, ellerinden tutamasam da artık, hayattaki son gününde bana bıraktığın o anı her ayrıntısına kadar hapseden aklımda tutuyorum seni.

Boşa üzülmüşüm, meğer ben o fotoğrafı çekmişim, diyorum.

Funda MENEKŞE

 

 

Eylül/2019

 

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

-12 Nisan 2020 Pazar-

 

 

MERDİVEN

Henüz yarısına bile erişemediği seksen yaşın ağır aksak adımlarıyla yürür gibi aheste geçtiği sokakta, ilk gençlik yıllarına dair izlere rastladıkça omuzlarındaki yük artmış, göğüs kafesinin orta yerine bir fil oturmuştu. Bir topun peşinde sabahtan akşama kadar yorulmadan koştukları toprak sahanın yerine bina dikilmişti, ama sahanın az ötesindeki sıra selviler hala tüm dikbaşlılıklarıyla yerlerindeydiler. Eve tuvalet için girse bir daha çıkamama korkusuyla selvileri az sulamamıştı. Çarpık bir gülümsemeye neden olan imgeler bir bir sıralanırken adımları onu evlerinin önüne kadar getirmişti. Sıvası yer yer dökülmüş, sanki biraz da beli bükülmüş gibi duran beş katlı binanın dördüncü katındaki dairede, tüm odaların ışıkları yanıyordu.    

Binanın altındaki bakkal dükkânından çıkan adamı hayal meyal hatırladı da, mahallenin tek berberi oluşundan mütevellit havasından yanına yaklaşılmayan adamın adını hatırlayamadı. Zaten saçı sakalına karışmış adamda o havadan eser de kalmamıştı.  Bakkalın tabelasındaki isim değişse de, dükkânın mavi renkli demir kapısı hala veresiye defterine açılıyordu. Neredeyse tüm mahalle halkının kimi birkaç satırlık, kimi sayfalık borcunun yazılı olduğu bakkal defterini, akla gelmedik haylazlıklarda başrolü paylaştığı arkadaşı Sedat ile kaçırdıkları ve kurbağalı dereye fırlattıkları gün gözlerinin önüne geldi. Kendilerini Robin Hood gibi hissetmelerine sebep olan, akıllarınca düzene başkaldırdıkları eylem yüzünden babasından yediği sopaların sızısını hala sırtında hissedebiliyor oluşuna şaşırdı. Bazı sızılar asla geçmiyordu.   

On yedi sene evvel haykırarak çıktığı binanın kapısından içeriye sessizce girerken, karanlık bir mağaraya sızan ışıkla havalanan yarasalar gibi, onlarca anı beynine üşüşmeye başladı. Tüm yolculuk boyunca kendi kendine telkinlerde bulunduğu üzere; vazgeçmeyecekti. Hele hele buraya kadar geldikten sonra vazgeçemezdi. Zamanında bunun için bir yemin etmişti, gereği yerine getirilecekti.

Binaya girdiği anda burun deliklerinden içeriye giren havaya asılan koku molekülleri, ona giriş katında oturan Ekrem amcayı anımsattı. “Hala hayatta mıdır ki?” diye mırıldandı. Baba kavramını her düşündüğünde gözlerinin önünde onun tezahürü olurdu. Onu koruyan, mahalledeki haylazlıklarında ona arka çıkan, cebine harçlık koyan uzun boylu, geniş omuzlu adamın babası olmasını dilerdi. Ziline bassa, döndüm, dese, yeminimi tutuyorum, dese, ellerinden öpse acaba Ekrem amca ona yine harçlık verir miydi? Otuz altı yaşındaki bir adam için artık harçlıktan daha önemli umutlar vardı, Ekrem amcanın veremeyeceği, ama üç kat yukarıda bulabileceği bir umut: Aile olmak.  

Çocukken atlaya zıplaya tırmandığı merdivenleri, dönüştüğü bu kimsesiz adam olarak tırmanmak dik bir yamacı gerekli alet edevat olmadan aşmak gibi zorlu geçecekti. Giriş katını üst kata bağlayan merdivenlerin altıncı basamağına adımını attığında sendeledi. Tırabzanlardan tutunarak soğuk mermere oturdu. Onca zaman hayalini kurduğu an gelip çatmışken, dizlerinden çekilen kan yüzüne hücum etmiş, yanakları alev alev yanıyordu. Umut ettiği şeye kavuşamamak ve bir kez daha reddedilmek fikri bedeninden tüm gücü soğurmuştu. İki yandan örgülü saçlarını savurarak yürüyen kızını düşündü. “Senin annen nerede babacığım?” diye sorarken yüzünü okşayan pamuk ellerini öpüşünü ve ona cevap veremeyişini… Oturduğu yerden güçlükle doğrulurken, her düşüşünde yeniden ayağa kalkmayı, bildiği tek yolla ona öğreten adamı düşündü, son kez düşünmeye yemin ederek.

Her kat için on sekiz tane basamak tırmanmak zorunda kalınan döner merdivenlerin mermer zemininin yerini mozaik aldığında ikinci katın ışıkları yandı. Henüz çocukken, yani hareket sensörlü lambalar icat edilmeden önce, karanlıkta duvara elini sürerek anahtara ulaşmaya çalışır, bulamamaktan korkardı. Kendi dünyasının karanlığı ile sarmalanmış bir çocuk için karanlıktan korkmak, arkadaşları tarafından duyulsa dalga konusu yapılacak bir korkuydu. Çocuk dünyası acımasızdı, hele böyle bir mahallede korkmak delikanlılığa sığmazdı. Dik durmak, erkek gibi dövüşmek, küfürlü konuşmak ve yediğin dayakların bıraktığı morlukları, hiç acı çekmemiş gibi gururla sergilemek güçlü olmanın karşılığıydı. Güçlü olmak zorundaydın. Hem de öyle güçlü olmalıydın ki gerekirse tüm sevdiklerini geride bırakabilecek kadar gözü kara… 

Elifler bu katta otururdu. İlk ve tek aşkıydı Elif. Evdeki fırtınadan kaçtığı bir sabah, onu saklamak için evlerinin kapısını aralayacak kadar, kaşında açılan fay hattına titrek elleriyle oksijenli su sürecek kadar da cesur bir kızdı. Elif’in elleri yüzünde gezdikçe gözlerini kapatmış fırtınanın yerini ılık bir melteme bıraktığını iliklerine kadar hissetmişti. Kızcağız, “Seni neden sevmiyor Yaşar abi? Bence sen çok iyi bir insansın,” deyip çocuk yüreğiyle teselliye bile kalkmıştı. O günden sonra ne zaman deri kemer sırtında şaklasa gözlerini kapatmış, yine Elif’i ve sabun kokan ellerini düşünmüştü. Unuttum sanırken, yıllar sonra bankada sırasının gelmesini beklediği bir sabah, kapıdan içeri giren kadına önce üstünkörü bakmış, beyninde çakan şimşekle dönüp yeniden bakmıştı. Kara kuru bir kız çocuğu olarak geride bıraktığı Elif, serpilmiş, narin bir genç kadın oluvermişti. Evlendiğini duyduğunda, ağabeyliğine yakışır bir eda ile tebrik etmiş ancak bankadan çıkar çıkmaz bulduğu ilk ağacın altında ağlamıştı. Gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle silerken, ağlamaktan daha çok evde onu bekleyen karısından utanmıştı. Elif’le ilgili bir umudu olmasa da, Elif geride bıraktığı hiçbir şeyin aynı kalmadığı gerçeğinin diğer adı olmuştu.

Üçüncü katı dördüncü kata bağlayan on sekiz basamağı çıkmak için attığı adımların sayısı bini bulurken, hayatının acı gerçekleriyle yüzleşmekten kaçmak ile yeniden aile olabilme umudu arasında bir yerde duruyordu.  Dönerek çıktığı merdivenler onu bir dönüşün kapısına kadar getirdi. On yedi sene önce ardından kapatılan kapının önündeki ayakkabı yığınının arasında göremediği yumurta topuklu ayakkabının boşluğuna kendi loaferlarını yerleştirerek bekledi, bekledi. Bedeninin iki yanında birer külçe gibi ağırlaşmış kolları kalkmıyordu. Ciğerlerine ne zaman çektiğini, ne zamandır orada tuttuğunu bilmediği nefes ılık bir rüzgâr gibi geri çıktı. Geçmişe dönmek ayrılmaktan daha zordu. Kapıyı kapatmanın kapıyı açmaktan zor olduğu kadar… Kapı açıldığında, o kapının ardında, o kapıyı ona dar edenin artık yaşamadığını biliyor olsa da, bir zalimin eline terk ettiği annesi ve kız kardeşi ile yüzleşmekten korkuyordu. Karanlıktan korktuğundan daha fazla…

Bu evdeki son fırtınanın tahrip gücü farklı olmuştu. Askerden yeni dönmüş, saçları tıraşlı, eski kıyafetleri zayıflamış bedenine bol gelen bir delikanlıyken dayak yemeyi; hem de tuzluğu neden önüne koyuyorsun gibi sudan bir sebeple belden sıyrılan deri kemeri vücudunda hissetmeyi çocukluktaki kadar kolay karşılayamamıştı. Kemer bir anda el değiştirmiş, eşek ve su arasındaki bağlantı kurulmuştu. Yılların hıncı gün yüzüne çıkmış, baba adı verilen mahlûk ne olduğunu şaşırmıştı. Kız kardeşinin çığlıkları kulağında çınlamasa belki katil olabileceği o günün sonunda sokağa atılırken, ardından ağlayan anası bir tokat darbesi ile olduğu yere çakılmış, babasını durdurmak için açılan kolları havada asılı, kalakalmıştı. Annesi ve kız kardeşine yalvaran gözlerle, “Benimle gelin,” diye bağırıp durmuş, “korkmayın, artık ondan korkmayın,” derken suratına kapanan kapının ardında bir süre çıkıp gelmelerini beklemişti. Nafile bekleyişi birkaç sene daha sürdükten, telefonlarına bile cevap verilmez olduktan sonra ailesi olmayan bir adam olmayı kabullenmişti. Şimdi de tıpkı o günkü gibi kapının ardında ölüm sessizliği vardı.

Omzuna konan bir el onu daldığı geçmişten içinde bulunduğu ana geri getirdi. Yıllar evvel sokak kapısında durmuş, “Bu evden senin cenazen çıkmadan, bu kapıdan içeri girmeyeceğim,” diye bağırırken ona gitmemesi için yalvaran tek kişi; Ekrem amca,

“Döndün demek, işte şimdi Yaşar’ı olmadan yaşadım saymayan annenin yası bitecek!” dedi ve onun yapamadığını yaptı; zile bastı. Aralanan kapıdan bu kez dışarıya sızan yegâne şey: çocukluğunun güzel hatıralarıydı.

Yazan: Funda MENEKŞE  

Ağustos/2019