Semra Şenol'un Yeni Kitabı Akkor'u Sipariş Vermek İçin Linke Tıklayın
https://www.kitapmuptelasi.com.tr/akkor

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

-28 Şubat 2020 Cuma-

KÜÇÜĞÜM…

Sen ki; en büyük hatam, umarsız tarafım, deli dolu çılgınlığım, ardımda bıraktığım, en acılı yaram, üşengeç kalbimin unutmadığı!

Üstünde olan hakkımı helal etme Küçüğüm, zira sen koruyamadığımsın. Kötülük elinde olmadan seni yutarken, ben elinden tutamadım. Vazifem, mecburiyetimdi yaşamının esenliği. Hasletin gereği barındırdığın naif ruhu anlayacak vasıfta değildim, affet!

Keşke zamanı geriye saracak kuvveti bulabilsem kendimde, incinmiş yüreğini, çelimsiz bedenini tekrar sarabilsem. Pişmanlık; huşu içermeyen bir kezzapmış!

Yudumladıkça bağrımı yakıyor. Kursağımda takılı kaldın Küçüğüm, yutkundukça büyüyorsun.

Omuzlarıma yüklenen görevi suiistimal ederek seni, dişlerinden kan ve nefret damlayan dünyanın önüne attım. Ayaklarının üstünde duramayacağını, ince bedeninin boyundan büyük sorumluluklar taşıyamayacağını akıl edemedim.

Sevgili Küçüğüm, yolunu bulmana yardım etmeyen ablana kızgın mısın?

Veyahut affedebilir misin, benciliğimin vebalini?

Hasretini ve sevgini yıllardır kucağımda taşıyorum. Yorgunum Küçüğüm, utancım ve nedametim beni yiyip bitiriyor. Gözlerimi her kapatışımda gülüşün düşüyor önüme, nefes dahi alamıyorum. Öyle acıyor ki içim Küçüğüm, güzel yüzün ıstırabımı hafifletemiyor.

Birkaç resmimiz kaldı geriye ikimizi hatırlatan, sen objektife gülümsemeni bahşederken benimse suratımı astığım. Hiçbirinde kollarımı dolamamışım sana, sıcaklığımı esirgeyip paylaşmamışım. Nasıl pişmanım Küçüğüm, bir bilsen!

Genç kadının kalem tutan parmakları acıyla seyirdi. Bastıramadığı hıçkırıklar can evinden vururken, yazmanın rahatlığına sığınamıyordu. Bazı kederler, yazılarak bile aşılamıyordu. Olan olduktan sonra, dibe vurmaya ramak kala son çırpınışların faydası yoktu.

Hüzün vurmuşken sahile, yaşanan kırgınlıklar deniz boyunu aştığında, ıstırabın koyu rengiyle yıkanmamak olacak şey miydi?

Havin elindeki kalemi bırakıp sandalyesinde geriye yaslandı. Havayı boğan, yüreğini tamamıyla karartan gece çökmüştü odasına. Çalışma masasının üstündeki, odayı kısmen aydınlatan lambanın ışığında, yalnızlığını gözlüyordu.

Refleks gibi bir hareketle eli çekmeceye yöneldi, akıtamadığı gözyaşları içinde kocaman bir göl misali durağan ve hissizdi. Çekmeceden yıllardır gözü gibi sakladığı fotoğrafları ve mektubu çıkardı.

Daha dün gibi hatırlıyordu geçmişi, sanki hiç geçip gitmemişçesine.

Yağmur!

Onun küçük kız kardeşi. Aralarında yedi yaş vardı, Havin hiçbir zaman bir kardeşi olsun istememiş, kardeşini benimsemekte zorlanmıştı. Anne ve babasının küçük bebeğe karşı olan tarifsiz sevgi ve ilgileri, Havin'de bir köşeye atılmış bez bebek hissini yaratmıştı.

Yağmur, yumru yumru elleriyle, boncuk gibi berrak gözleriyle ablasının kucağına verildiğinde annesi Havin'e "Küçük kardeşini bizden sonra sen koruyacaksın, hatta yeri geldiğinde onu bizden de fazla seveceksin. Çünkü o senin sevgine muhtaç" demişti.

Havin yedi yaşındaki aklı ile kıskançlığın tezahürünü dahi bilmezken "Kendimi daha çok seviyorum. Bu şey konuşmayı bile bilmiyor!" diye karşı çıkmıştı.

Ahir zaman, annesinin ne demek istediğini ağır bir ders sonucunda öğrenmek zorunda kalmıştı. Dilim yansaydı da kardeşimi istemediğimi söylemeseydim, diye ah etse de, geç kalınmış teessürü yersizdi.

Yağmur büyüdükçe Havin'in kalbinde hasetliğin tomurcukları günbegün filizlenip, dallanıp budaklandı. Küçük kardeşine gösterilen anlayış, hataları sonucunda müsamahaya layık görülmesi, iki kardeş arasındaki boşluğu gitgide uçurumlara dönüştürüyordu.

Uçurumların eşiğini büyüten, belki de Havin'in gerçek anlamda kardeşine nefret beslemesini sağlayan önemsiz bir defterden ibaretti.

Beşinci sınıfa giden Havin, o gün okul dönüşü yemek dahi yemeden ödevlerinin başına oturmuştu. Derslerinde başarılıydı, ödevlerini baştan savma yapmaz üzerine titrer gibi özenle yapardı. Ta o yaştan mükemmelliyetçi, ayrıntılara düşkün yapısı söz konusuydu. Kurallara uymaya ve düzenli olmaya itina gösterirdi.

Ödevlerini bitirip akşam yemeğine oturduklarında, taptığı babasına okulda neler yaptığını anlatıyordu. Dört yaşına henüz giren Yağmur yemek masasına geldiğinde, bir elinde buruşmuş kâğıtlar diğerinde Havin'in sayfalarını kopardığı defterini tutuyordu.

Ablasının gözlerinin içine baka baka defterin diğer sayfalarını da koparıp, sevinçle halının üstüne attı. Yağmur kendine yeni bir oyuncak buldum neşesiyle yaptığı yaramazlık, ablasının hışımla oyuncağını elinden almasıyla sonlanmıştı.

Havin, kardeşinin bilerek ve isteyerek onun eşyasına zarar verdiğini ileri sürerken, sinirle ağlayan kardeşini omuzlarından tutup hırpalamaya başladı. Yağmur canhıraş bir sesle ağlıyor, suçunu bile anlamadan "abla özür... abla özür" diye yakarıyordu.

Kızların babası meseleye daha fazla sessiz kalmadı, kardeşini ağlatmayı sürdüren Havin'i kolundan tutup diğer tarafa savurdu.

"Kardeşine eziyet etmeyi bırak!"

Onun değil de Yağmur'un tarafını tutan babasına inanamıyormuşçasına bakan Havin, hayal kırıklığı ve öfkenin etkisiyle düşüncesizce bağırmıştı.

"Ondan nefret ediyorum, keşke hiç doğmasaydı!"

Babası sınırı aşan Havin'e, çocuklarına o zamana kadar bir fiske atmadığı halde bir tokat attı. Kahramanım diye taptığı babasından tokat yiyen Havin, işte ilk defa o gün kin besledi kardeşine.

Yıllar geçtikçe de kinini sulayıp büyüttü, istese de son veremedi hıncına, azılı bir düşman olarak belledi Yağmur'u.

Kız kardeşi onun aksine keyfine düşkün, anlık zevklerden keyif duyan hayat dolu bir genç kızken, Havin hedeflerine ulaşmak için gecesini gündüzüne katan, anlık maceralardan uzak duran gerçekçi, idealist bir genç hanımdı.

Gel zaman git zaman, azmiyle umduğu mevki ve hayallere sahip olan Havin, seçkin bir gazetede başyazarlığa terfi etmişti. İdeallerine sıkı sıkı tutunup, yeri geldiğinde kendisini dışarıdaki dünyadan soyutlayarak hedefine ulaşmıştı.

Kardeşi Yağmur ise üniversite son sınıf öğrencisiydi, aklını derslerine vermekte zorlanan genç kız son senesini çift dikiş yaptığı halde bitiremeyeceğini adı gibi biliyordu. Ekseriyetle geceleri eve uğramadığı gibi arkadaşlarıyla okulu asmak onun için günlük bir rutindi. Sınırların ve kuralların olmadığı bir hayatta, olabildiğince hür ve cesurdu. Yarının getireceklerine kafayı takmadan anlık yaşıyor, rüzgâr nereden eserse rotasını o yöne çevirmekten sakınmıyordu.

Yanlış birliktelik ve arkadaşlar sonunda sefih yaşantısı süren genç kızın gözünü boyamayı kolaylıkla başardığında, kendisini birden bire uyuşturucu bataklığının içinde buluverdi Yağmur. Anne ve babasını trafik kazasında kaybettiğinde, son kurtuluş durağını da kaçırmıştı.

Küçük kardeşi Yağmur'un içine düştüğü meşum yaşantıdan haberi olan Havin, bununla kendisinin baş etmesi gerektiğini düşünüyordu.

Elindeki varı yoğu tüketip sıfıra inen Yağmur, bir gece yarısı çaresizce ablasının kapısını çalmak zorunda kaldı.

Havin kapının eşiğinde Yağmur'u gördüğünde "Benden para koparmak için mi geldin ?" diye katı ve sert bir ifadeyle sormuştu.

Yoksunluk krizinin yakınlarda bir yerde dolaştığını hisseden genç kız, çaresizlik içinde "Abla ne olur bana yardım et" diyerek yalvarmıştı. Zayıf bedeni ayazda kalmış bir yaprakmışçasına hiddetle titriyordu.

"Bütün bunlar senin seçimin iken neden benden yardım dileniyorsun? "

"Hatalıyım biliyorum. Sana gelmemeliydim ama başka gidecek bir yerim yok"

Havin davetsiz misafirinin son çırpınışlarının, aslında damarına zerk edemediği maddeden kaynaklandığını biliyordu. Eğer ona para verirse yapacağı ilk iş uyuşturucu temin etmek ve bir köşede sızıp kalmak olacaktı. Verdiği paralar suyunu çekince yine kapısını çalacak bu sefer daha büyük miktarlar isteyecekti.

Başını ağrıtmayacak bir plan düşündü, aradı fikir birkaç saniye içinde zihninde ampul gibi parlamıştı.

"Sana bir kereliğine mahsus son defa yardım edeceğim Yağmur. Gerisi sana kalmış, ister çek yukarıya kurtar kendini ya da dibin en dibini gör" dedi.

Yanında bir gece kalmasına müsaade ettikten sonra genç kızı kolundan tutup AMATEM 'e (Alkol ve Uyuşturucu Madde Bağımlıları Tedavi ve Araştırma Merkezi) götürdü. Yatışı yapıldığında kardeşinin acı çeken, yalnız yüzüne ifadesiz bir bakışla son cümlelerini sarf etti.

"Sana bu son iyiliğimdir. Sakın sırtıma kambur olacağını aklının ucundan bile geçirme, ikimiz uzun zaman önce birer yabancı sıfatına geçiş yaptık. Artık tek başınasın, kendi hayatının sorumluluklarını başka birine yüklemeden yaşamayı öğren..."

Sırtını döndüğü anda arkasında gözyaşı döken küçük kardeşinin inlemelerini kulak ardı etti. Ve bir daha onu düşünmedi. Yağmur'u arayıp sormadı, ne halde olduğuyla ilgilenmeden yaşamını sürdürdü.

Aradan geçen iki sene Havin'in, kardeşi namına bir kez üzülmeden veyahut pişmanlık duymadan akıp geçmesini olağan gösteriyordu. Yağmur AMATEM de ablasını son görüşünden sonra bir daha karşısına çıkmamayı seçmişti. Havin nadir zamanlarda onu düşündüğünde, yine bir yerlerde eğlence peşinde koştuğundan adı gibi emindi.

Bir nisan gecesi gök gürültüsüyle karışık yağan yağmurun sesiyle, bilgisayarının başında çalışmaya devam ederken kapı zili çaldı. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, gelen kimse önemli değildir düşüncesiyle çalışmasına odaklandı.

Kahve almak için mutfağa yöneldiğinde, dairesinin dışında ağlayan bir bebek sesi işitti. Bebeğin yürek parçalayan ağlayışıyla, camlara vuran yağmurun sesi tezat bir bileşim oluşturuyordu. Merakına yenik düşen Havin, daire kapısını açtı etrafına bakındı. Kimsecikler yoktu, gerisingeriye kapıyı kapatacağı anda paspasın üzerinde duran bebeği fark etti.

Kundağa sarılı bebeğin yüzü ağlamaktan kızarmıştı, pespembe yanakları ve yumuk yumuk elleriyle onu kucağına alması için yalvarıyordu sanki.

Havin diz çöküp bebeği kucağına aldı, en fazla iki aylık bir bebekti. Sıcak bir kucağa alındığını anlayan minik ağlamayı kesti ve anında dingin bir uykuya daldı. Genç kadın şaşkın bir halde bebeği yatağına yatırdı, bir not bulurum beklentisiyle sarılı kundağı açtı.

Umduğu gibi kundağın içine bir mektup bırakılmıştı. Çabucak mektubu açıp okumaya başladı.

Benim zalim ablacığım.

Sanırım sözünü tutamayacağım ve başını yine derde sokacağım, üzgünüm. Belki tümden varlığımı unuttun, beni uzun bir süre önce kardeşin olarak görmediğini söylemiştin. Rica ediyorum bana son bir iyilik bahşet!

Eski günlerin güzel hatırına kırma beni, söz veriyorum bu son olacak.

İnanmayacağını tahmin ediyorum, sözümü tuttuğumu sabaha karşı kapına gelen polislerin ağzından duyacaksın. Bir hiçe dönen hayatımı tavsiyen üzerine yukarıya çekmeyi başaramadım. Dibin de dibini gördüm, fakat beni üzen senin haklı olman değil, bana inanmayışındı.

Seni suçladığımı düşünme kaderimi kendim çizdim, sonucuna da razıyım elbet. Ama; hep bir ama vardır değil mi?

Cehennemime götüremeyeceğim birisi var. Kızım!

Onu sana emanet ediyorum ablacığım, beni sevemediğini bilsem de yalvarırım onu sev. Sevgi açlığı nedir bilmesin. Günahsız bir melek bırakıyorum sana, ona iyi bakacağından eminim. Beni dışarı attığın hayatında ona bir yer ver, seni annesi bilsin. Benim gibi esrarkeş bir anneden doğduğunu yüzüne vurma, adımı anma!

Bağrına bas meleğimi, annem desin sana.

Ölümüne hazırlık yapan birisinin son dileğini geri çevirmeyeceğini umuyorum.

Kızımın adını sen koy, ama en çokta onu sev. Karnını doyurman, sıcak bir yer vermen yetmez, saçlarını benim yerime okşayıp öp.

Beni sevmediğin gibi değil, canından can çıkarcasına sev onu.

Seni her zaman sevdim, beni sevmeyen ablacığım.

Küçük kız kardeşin Yağmur...

Genç kadın çekmeceden çıkardığı mektubu bir kez daha okudu. Aradan dört yıl geçse de şu satırlardaki sancılı ağrıyı daima yüreğinde duyumsuyordu. Gözyaşlarıyla ıslanan kâğıt parçasını bağrına bastı, onu kaybetmek istememişti. Onu sevmediği yalandı.

O küçüğünü seviyordu, hem de çok!

Ne yazık ki kardeşini yitirdiğinde anlamıştı bunu, parmakları arasından kayıp gittiğinde kafasına dank etmişti. Geç kalmıştı Havin...

Geriye kalan sağır edici acısıyla yere çökmüştü, kalkmak yerine o da ölmek istemişti. Mektupta yazılanlar gibi sabah kapısında dikilen polisler, Yağmur'un yüksek doz ile hayatına son verdiği haberini getirmişlerdi.

Dizleri üstünde af dilerken, Havin de ölmeyi kardeşini bu sefer yalnız bırakmamayı düşündü. Lakin yapamadı. Şimdi onun sevgisine muhtaç bir can vardı kolları arasında, kardeşinden bir parçaydı.

"Emanetin, Can'ımdır Kardeşim" gözyaşlarının sıcaklığıyla, diline pelesenk olan yemiyle defalarca ant içti. Küçüğü, adı gibi bir yaz yağmuruydu. Neşeli serinliğiyle bereket misali hayatına yağmıştı. Havin ellerini göğe açıp tutmak iste de imkânsızdı, geriye yalnızca toprak kokusunu bırakıp öylece gitmişti.

Hıçkırıklarıyla tüm bedeni sarsılırken çalışma odasının kapısı yavaşça açıldı. Elinin tersiyle çabucak gözyaşlarını sıyırıp attı.

"Anne?" içeriye giren, çıplak ayaklı, pijamalı bir kız çocuğuydu.

Havin mektubu katlayıp fotoğraflarla birlikte çekmeceye tekrar koydu. Dört yaşındaki küçük kıza döndüğünde, yüzüne aydınlanmış, şefkatli bir gülümseme kondurdu.

"Efendim Küçüğüm?" dedi özlemle.

"Seninle uyumak istiyorum" diyen çocuk, Havin'in yanına koşarak kollarına atıldı.

"Uyuyalım Küçüğüm" Havin küçük kızını kollarının arasında sarıp sarmaladı, kardeşinin yalnızlığına deva edemediği tüm sevgisini ona bağışladı. Yumuşak saçlarının tepesini öperken, gözünden tek bir damla yaş firar etti...

Sevgi zor zamanların tek ilacıydı, bağışlanmayı ve kabullenişi taşırdı muhteviyatında. Sevgi tüm insanlar için zaruri bir ihtiyaçtı, alan kadar verende muhtaçtı...

Semra Şenol GERİDE KALAN MEKTUPLAR-2